Türkiye’nin Kimlik Analizi

Orhan Pamuk’un ”düş gücünün avukatı, düz yazımızın en özgür ruhlu kalemi ” dediği Gündüz Vassaf’ın başarılı bir kitabı, Uçmakdere Yazıları serisinin birincisi olan ‘Türkiye Sen Kimsin (2008/İletişim Yayınları) bir deneme türü olarak eleştirel bir boyutta karşımıza çıkıyor. Kitap beş bölümden oluşuyor: ‘Ben Türküm, Kiralık Hükümetler, Peygamberlere Reklam Hakkı, Kahramalıklarımız-Kültürümüz-Hergün Yaşadıklarımız, Dava Dünyalı Olmak’. Kitapta yakın tarihimizin özgün ve korkusuz eleştirisi dobra dobra, üstelik yer yer kanıtlamalarla yazarın kaleminden damlıyor.

B1396

Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere Türkiye’nin derinlemesine incelendiği bu kitapta, bizim batı anlayışımız, batının bizi nasıl gördüğü, milliyetçilik anlayışımız, siyasetimiz, tarihte düştüğümüz hatalar, kandırılışımız daha doğrusu kendimizi nasıl kandırdığımız, düşünce yapımız derinlemesine inceleniyor. Seksen darbesi öncesi ve sonrası Türkiye’sinin ışık tutulduğu ‘Türkiye Sen Kimsin ?’ adlı yazıda, Türkiye’deki Psikoloji biliminin gelişiminden söz ediliyor. Bunun yanında, batı tarafından giydirilmiş gömleğimiz, yapmacıklığımız, özentiliğimiz Gündüz Vassaf’ın, ‘Türkiye Sen Kimsin ?’ adlı yazısında şu sözlerle vurgulanıyor ”Boğaziçi Üniversitesi’nde okuttuğum yıllarda ülkemizde psikolojinin konumu, başka bir çok ülkede olduğu gibi, ABD’nin ikinci sınıf müsveddesi idi. Geçen yüzyıla yakın zamanda, bu akademik disiplin ülkemizde kendine özgü bir kimlik oluşturamamış, başka ülkelerde yapılanları kendi çapında tekrarlamakla yetinmişti. Psikolojinin bağımlı ve değişken kimliği, Türkiye’de egemen düzenin Batı taklitçiliğinin, bu taklitçiliğin hepimize yansımasının, günlük yaşantımızda bile yankı bulmasının ancak küçük bir ifadesi” (s.72). Öyle görünüyor ki, tüm bunlar düşünce yapımızın nasıl yönlendirildiğini, bunun kimler tarafından, hangi kanallarla yapıldığının açık bir göstergesi.Ayrıca bu kitapta neden kendimizi bir türlü kabullenemeyişimiz, kavgalarımız, farklılıklarımızla bir bütün olamayışımız eleştiriliyor.

Kitapta benim açımdan özellikle  üç bölüm göze çarpıyor. İlk olarak ‘BİZ BİZE NEDENBENZEMEYELİM’ adlı yazısında yazar,toplum içindeki benzer olaylar sonrası ‘biz bize benzeriz’ ‘biz adam olmayız’ deyimlerinin sıklıkla kullanıldığından dem vuruluyor. Türkiye’yi  aşırı boyutta sahip çıkmaya çalışmamız, en küçük bir durumda bile onun üzerine düşmeye çalışmamız ülkenin olgunlaşmasına bir engel teşkil ettiğini söylüyor.Ayrıca bir takım gruplaşmalarla bazı kesimlerin devlete sahip çıkma görevinin sadece kendilerine ait olduğunu vurguladıkları ve bu şekilde farklı bakış açılarına sahip kitlelerin oluşmasından bahsediliyor. Bu noktada yazar şu mesajı veriyor ”Mesele herkesin görüşünü özgürce ifade edebilmesi değil. Herkesin görüşüne tahammül etmemiz de değil. Herkesin görüşüne ihtiyacımız olduğu . Reddetsek bile kendimizi anlayabilmek için ihtiyacımız var” (s.37). Daha sonra sözlerine şöyle devam ederek çözümüne kanıt sunuyor: ”Toplumlarımız  nice rejim, nice din, nice dil değiştirmiş. Biz hepsinin sonucu, hepsinin devamıyız. Ancak bildiklerimize sahip çıkalım derken bilmediklerimize ulaşmanın, bizden farklı olanı tanımanın yolunu tıkıyoruz” (s.37). Aslına bakarsak biz hep kendimizi başkalaştırmış, başka biri olmaya çalışmışız zaman zaman. Bu süreç içerisinde farklılıklarımızı çatıştırmışız, farklı kesimlerden fakat baktığımızda aynı coğrafyayı paylaştığımız kişilerin , azınlıkta olanların fikirlerini ötekileştirmişiz. Her ne kadar ötekileştirsek de sorun aslında burda değil,  sorun onların fikirlerine de ihtiyaç duymamızın gerekliliği ve eğer herkesin menfaatine bir karar alınacaksa bu tüm kesimlerin görüşleriyle birlikte bir bütünsel çerçevede alınarak yapılır ki bu da asıl demokrasidir. Yalnızca çoğunluğun değil o toplumda yaşayan her kesmin de görüşünün bulunduğu, hoşgörüsel bir demokrasi anlayışı. Çok farklı kültür ve bunun doğal getirisi olarak çok farklı dünya görüşlerine  sahip bir toplumumuz var ve bu asıl demokrasiye bence çok ihtiyacımız var.

Watchtower of Turkey (izlemek için tıkla)

Yazarın bir başka dikkat çeken yazısı ‘TÜRKLER IRKÇI MI?’ adlı bölümde ırkçılıktan ziyade  kendimizi büyük gördüğümüz kendi ülkemizdeki yabancı unsurların özellikle cumhuriyetten sonra belirli milleyetçilik politikalarıyla dışlandığı ve bu yüzden devlet kademelerinde yer alamadıkları belirtilmiş. Hatta bu anlayışın yani kendini üstün görme anlayışının sıklıkla hat safhaya ulaştığı ve bazı yapılan şeylerin saçma gerekçelerle Türklüğe hakaret  olarak algılandığını, kimi yazarlarımızın bu yüzden rahatlıkla düşüncelerini ifade edemediklerini, hatta Hrant Dink ‘in de söylediği bir cümleden dolayı cinaye kurban gitmesinin trajik olduğu yazar tarafından belirtiliyor. Yazar Alevilerden ve onların sırf dinsel açıdan ve bir takım güçlerin elinde bulanan bir tehdit olarak algılamamıza değiniyor. Aslında tüm bunların gereksiz ve yersiz olduğunu yazar  ABD Başkanı Roosevelt’in şu sözleriyle vurguluyor ” Korkulacak tek şey korkunun kendisidir.” ve devam ediyor, ”Türkiye’de yabancı düşmanlığı atında yatan başlıca duygu kendimize güvenmemekten kaynaklanan korku değil mi?” (s.63). Burada yazarın görüşlerini değerlendirmek gerekirse kendimize güven konusunda tarihimizde olan bazı olayların, yurdumuz işgal edildiğinde çoğu azınlığın işgalcilerle birlikte işbirliği yapmış olması, yurt düşmandan arındırıldıktan sonra bir ön yargı oluşmuş olabilir ve geçmişte yaşanan bazı olaylar bu ön yargının oluşumuna ve azınlıkların, yabancı unsurların dışlanmalarına olanak sağlamış olabilir. Konu bu noktaya geldiğinde azınlıklar, yabancı unsurlar diyoruz, evet ama kime göre ? Bir topluluk hakkında genelleme yapmak çok basit ama bir o kadar da yanlış. Azınlıklar hakkında böyle bir genellemede bulunarak, belli yargılarla onlara gömlekler giydirerek, kesin kalıplar içerisinde onları değerlendirmişiz ve değerlendirmeye devam ediyoruz. Eğer bu açıdan bakarsak şu da belirtilmeli ki bağımsızlık mücadelemizi engellemeye çalışan Türk kesiminden de azınlık kesiminden de belli gruplar vardı ve milli varlığa zararlı cemiyetlerin içerisinde azınlıkların kurduğu ve aynı zamanda kendi kurduğumuz, Amerikan, İngiliz mandacılığını savunan cemiyetler de bulunuyordu. Şunu da unutmayalım; biz azınlıklar ya da farklı kültürlerle oluşmuş bir toplumuz, tarihten bu yana bir çok kültür bulunduğumuz topraklarda kaynaşarak, bir birini besleyerek yeni bir kültür sentezi oluşturmuş ve bu kültür sentezi ancak bu farklılıkların bir arada huzurlu ve dışlayıcı bir şekilde olmadan, kabul edici bir şekilde yaşandığında  güzel bir tablo ortaya çıkabilir. İsmail Tokalak (2007) kitabında bu sentezi şu şekilde yorumluyor ”Osmanlılar İstanbulun fethi’ne (1453) kadar Anadolu’daki Bizans halklarıyla 150 yıl beraber yaşadılar. Bu beraberlik Osmanlı Türklerine Devlet kurmak için gerekli alt yapıyı hazırladı. 11. Yüzyıl dan itibaren Türkler Anadolu’da geçirdikleri 400 yüzyıl içinde kültürel ve etnik bir senteze uğradılar. Hala da uğramaktadırlar. Türkler Orta Asya’dan pala bıyıklı, karayağız delikanlılar olarak gelmediler. Çoğunluğu seyrek bıyıklı, kumral tenli, orta boylu, çekik gözlü, elmacık yanaklan çıkık, küçük basık burunlu bugünkiMoğol ırkı görünümündeydiler.” Yani sonuç olarak yaptığımız milletçiliğin ve kendimizibaşkalaştırmaya çalışmamızın çok mantıksız aynı zamanda hatalı bir davranış olduğunugörmekteyiz.

an_1626293

Yazar ilginç ve bir o kadar acı bir gerçek olan Mustafa Kemal ve Nazım Hikmetin tarihboyunca isimlerinin maruz kaldığı durumu ve bu değerli kişiliklerin imajlarının belli zamanlarda belli kesimler tarafından topluma karşı kullanıldığını ‘MUSTAFA KEMAL VE NAZIM HİKMET’ adlı başlıkta ortaya koymuş. Kimi zaman komünizm ideolojisi altında kimi zaman bu ideolojiye siper edilerek, kimi zaman darbe döneminde islami kişiliğini ön plana çıkarılarak halkı etkilemek için , günümüzde de muhafazakar kesme karşı Atatürkçü olduğunu savunan belli kesimler tarafından isminin kullanıldığını belirtiyor. Aynı şekilde Nazım Hikmet’in de aynı duruma maruz kaldığını vurgulayan yazar, bir zamanlar onu vatan haini ilan eden kişilerin günümüzde Nazım Hikmet’in ismi üzerinden siyaset yapma hevesinde olduklarını ve bu şekilde halkın ilgisini çekecek eylemlerde bulunduklarını söylüyor. Devletin Nazım Hikmeti nasıl kullandığını ve günümüzde ise gazetelerde Türk vatandaşlığına kabul edileceğinin haber yapılmasını ‘NAZIM HİKMET’ adlı başlıkta belirtiyor. Devlein başına geçen iktidarlar bu değerli şahsiyetler dışında belli insanları hep kendi ideolojilerine göre yorumlayıp, kitleleri etkilemek yönlendirmek için hep kullanmışlar ve günümüzde de kullanmaya devam ediyorlar. Bence bir takım siyasi cephe ya da gruplar Atatürk üzerinden siyaset yapmakta ve böyle yaparak aynı zamanda Atatürk’ün isminikirletmekte. Bu durum halkın bu değerli şahsiyete karşı önyargılı bir şekilde yaklaşmasına neden oluyor. Bu geçmiş zamanlarda da uygulandı günümüzde de uygulanıyor. Tüm bunların faturası yine millete kesiliyor, milletin kafası karışıyor , kavgaya neden oluyor. Bir grup ya da birey ötekine sen Kemalizm ideolojiisindensin diyerek onu dışlıyor ya da sen faşistsin, sen komünistsin diyerek belli kalıplar altında , at gözlüklerini takarak olayları ya da kişileri yargılıyor ve ona göre yaşamında kararlar alıyor. Oysaki Cemil Meriç (2009) izmler hakkında ‘İzmler idraklerimize giydirilmiş deli gömleklerdir.’ diyor. Daha farklı bakış açılarından, eleştirel fakat kuru kuruya değil bilgi destekli , birbirini faklı görüşlerle besleyen bir eleştirel düşünce ile olaylara bakmamız gerekiyor. Bu konuda biz gençlere büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Gündüz Vassaf’ın da deyimiyle ” Avı, tarımı, teknolojiyi hep yaşlılar aktardı gençlere. Oysa bugün, türümüzün tarihinde ilk kez, yaşlılar gençlerden öğrenmenin arefesinde.”

 Sonuç olarak, kitabı özetle değerlendirmek gerekirse; kitap genel itibariyle sıkıcı olmayan, akıcı bir Türkçeyle yazılmış. Yazarın açık ve sade bir üslubu var fakat yer yer eski Osmanlıca sözcükler de kullandığını görüyoruz. Yazarın farklılıklarımızı, kendi kimliğimizi kabul etmemiz gerektiği söylemine, dinimizin cemaat anlayışıyla bize sunulması ve bizi etkilemesi, hocalarımızın ve üniversite öğrencilerinin YÖK tarafından fikirlerini özgürce söyleyebilmelerinin engellenmesi ve bu engellemenin yobazca olduğu ve demokratik ilkelere aykırı olduğu, Türkiye’de devlet kurumlarında yapılan yanlışların görmezden gelindiği ve millet olarak kişisel menfaatlerimizden dolayı sesimizi çıkarmayışımız gibi konularda yazara katılıyorum.  Kitap özetle, Türkiye’nin dünden bugüne siyasal, sosyal , dini tüm yaşamsal boyutlarda analizi, değerlendirilmesi, eleştirilmesi diyebiliriz. Yazar okuyucuya fikirlerini her ne kadar açık bir şekilde ulaştırsa da oplumu tümden genel ifadelerle yargılaması yazının eleştirel boyutunu artırmış. Tarih boyunca yenilenen hatalardan tecrübeler çıkaran Türkiyenin kendi yolunu bulup ilerlemesi, ne batı ne de doğu cephesinde yer alması gerektiğini savunuyor. Bu noktada Cemil Meriç’in (2009) şu sözlerine yer vermekde fayda var ”Post modern görüş dâhilinde bütünlük ve anlam içermeyen, fragmanlardan ibaret bir dünyada yasayan insanların hayatları ister istemez eklektiktir. İdeolojiler yüzünden yıllar yılı dünya huzurlu bir hayattan mahrum kaldı. Savaşların çıkması insanların ölmesine neden oldu.” ve ekliyor ”Hangi Türk aydınına biz neyi kaybettik diye sorarsanız, topraklarımızı kaybettik cevabını alırsınız. Fakat aynı soruya Cemil Meriç’in vereceği cevap şudur: “Türkiye Ruhunu kaybetti. Toprak mı ! En değersiz şeyimizdir belki de! Belki de en değersiz şeyimizi kaybedince her şeyimizi kaybettiğimizi anladık.” Türkiye hem devlet hem millet olarak kendisini bulmalı, kaybedilen bu ruhu yeniden canlandırmalıyız. Gündüz Vassaf’ın da düşündüğü gibi biz gençlere bu noktada çok büyük işler düşüyor. Kendimizi farklı bakış açılarıyla besleyerek geliştirmemiz gerekiyor. Yazar mevcut konumun biz gençleri hakim olan tarafın kölesi haline getirmeyi amaçladığını ve başka seçenek de sunmadığını belirtiyor. Şöyle bitiriyor ”Egemen düzen kendisine başkaldırmayan, pazarlananları tüketen gençlerden memnun. Konumlarını belki de hiç bu kadar sarsılmaz, iktidarlarını bu kadar kalıcı, karuni boyutlarda servetlerini bu kadarsorgulanmaz zannetmemişlerdi. Onlar bayraklarıyla dinlerinin gölgesindeinançlarınıçarpıştıradursun, gençler için çoktan gerçekleşmeye başladı dünya vatandaşlığı, bu dünyadayaşıyor olmanın yazgısının bilinci ve sorumluluğu. Seyehatle, internet aracılığıyla yüzyıllların yapaylaşmış sınırlarını aşıyor,yeni diller, değerler sistemi geliştiriyor, yetişkinlerin anlam veremedikleri dünya çapında bir ağ oluşturuyorlar. Şimdilik ekranlarının başındalar. Yarın…”(s.78). Evet bu yarının gerçekleşmesi için de biz gençlerin böyle değerli yazarların kitaplarını okuyarak kendini geliştirmesine bağlı, yalnızca internet aracılığıyla dünyanın keşfedilmesine bağlı olarak gerçekleşecek bir şey değil. Kitaplarla farkındalıklarımızı artırmamız gerekiyor. 

Türkiye’nin Ruhu: Cemil Meriç Belgeseli (izlemek için tıkla)

Mustafa Yılmaz

KAYNAKÇA

Bizans-Osmanlı Sentezi Bizans Kültür ve Kurumlarının Osmanlı Üzerindeki Etkisi-İsmail   Tokalak (Gülerboy Yayınları/2007)

-Ferit Genç – Bu Ülke Kitap Eleştirisi -http://arsiv.kitaphaber.net/bu-ulke-cemil-meric-2/

-http://zaningeh.net/%E2%80%98%E2%80%99-aitlikler-ve-turkiye-sen-kimsin-olayi-%E2%80%99%E2%80%99.html/

-http://www.radikal.com.tr/yazar_arsiv.phpyazarno=40&ek=&tarih=14/11/2012&sonuc_sayfasi=220


Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir